Şifreni mi unuttun ?
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen üye değilseniz burdan kayıt olun.
Google Grupları
Turk PDR grubuna abone ol
E-posta Adresiniz:
Psikoterapide Rüya Analizi: Vaka Örneği (DÜŞÜNEN ÖLÜ!)
Bir hastahane odası. Yatakta yeni ölmüş bir adam var. Karısı yatağın başında ayakta bekliyor. Doktorlar diyorlar ki : “Bir insan ölse de beyninin bir bölümündeki hücreler bir müddet daha yaşar ve kişi düşünmeye devam eder.”
Ekleyen: Uzm. Klinik Psk. Serdal GÜR | Okunma: 327 | 07.12.2017

DÜŞÜNEN ÖLÜ!
 
Bir hastahane odası. Yatakta yeni ölmüş bir adam var. Karısı yatağın başında ayakta bekliyor. Doktorlar diyorlar ki : “Bir insan ölse de beyninin bir bölümündeki hücreler bir müddet daha yaşar ve kişi düşünmeye devam eder.” Bu yeni keşfedilmiş bilgiden ilham alan doktorlar bir cihaz geliştirmişler. Ölünün başına bağlanan elektrotlar beyindeki elektriksel aktiviteyi bir bilgisayar ekranına aktarıyor ve bilgisayar, ölünün mustadüşüncelerini yazıya dökerek ekrana yansıtıyor.
 
Ölünün eşi ve bir doktor bu sırada boş olan bilgisayar ekranına bakıyorlar. Tam o anda ekranda bir yazı beliriyor. “Saatimi koluma takın!”
 
Ölünün eşi doktora bakarak diyor ki : “Zaten ölmüş! Saati ne yapacak acaba?”
 
Dehşet içerisinde uyanan Ahmet ertesi gün bu rüyayı seansa getirdi. Rüyasındaki bu kişilerin kim olduğunu bilmiyordu çünkü flu olduğu için yüzlerini görmemişti.
Rüya analizinde ilk yapılması gereken flu olanı netleştirmek ve bu kişilerin kim olduğunu bulmaktı. Bunun için ilk önce rüyanın başrol oyuncusundan yani “düşünen ölüden”  başlamak gerekiyordu.
 
Terapist  : Yatakta yatan adam kaç yaşlarında?
Danışan  : Bilmiyorum.
Terapist  : 90 yaşında bir adam mıdır sence?
Danışan  : Hayır değil.
Terapist  : 10 yaşında birisi mi?
Danışan  : Tabi ki hayır.
Terapist  : 80?, 70?, 60?...
Danışan  : Sanırım 50 yaşlarında.
(Bir süre beklemeden sonra)
Terapist : 50 yaşında ölen ve saati olan adam kim?
 
Daha fazla sorgulamaya gerek kalmamıştı. Terapistin bu sorusundan  birkaç saniye sonra sert bir şekilde irkildi. Bu ölünün kendi babası olduğunu idrak ettiği anda beyninde fırtınalar kopmaya başladı.
 
15 yıl önce babasının öldüğü o güne gitti.  Beynindeki bir hastalık yüzünden ameliyat masasına yatan babası, ameliyattan önce çocuksu bir nazla saatini çıkarmak istememişti. Ameliyat sırasında kapının önünde oturan  annesinin, elinde tuttuğu saatin hikayesini kendisine anlattığını hatırladı. Şaşkınlığı bir kere daha arttı çünkü bu olayı tamamen unutmuş, 15 yıl boyunca hiç aklına gelmemişti.
 
Saatin hikayesi şöyleydi: Babası askerden geldiğinde zamanına göre oldukça pahalı olan bu saati bütün parasını vererek alır. Saatçi dükkanından koluna takarak çıktığı saatine bakar ve şöyle der: “Evet arkadaş. Hayata seninle başladım. Ve ömrüm seninle bitecek!”
(Anadolu’ da bir kişinin hayata atılması, hayata başlaması için askerliğini yapmış olması önemli bir husustur).
 
Bu saat Ahmet’ in babası için adeta bir organı, bir uzantısı, kendisinin bir parçasıydı. Duşa girerken bile kolundan çıkmayan bu saatin ne kadar kaliteli olduğunu her fırsatta anlatır, yıllardır kullandığı halde hiç tamirci yüzü görmediğini övünerek vurgulardı  (Kendilik nesnesi işlevi).
 
Ameliyat masasından kalkamayan babasının saati de o gün gerçekten durmuştu. Cenazeden birkaç gün sonra  bu durumun farkına varan ev ahalisi  olaya mistik bir anlam yüklese de saatin otomatik olması (harekete duyarlı bir mekanizma ile çalışan)  ve kullanılmadığı için durmuş olmasını bilen Ahmet, insanların kafalarında yükledikleri anlamı bozmak istemediği için bu bilgiyi gizledi . Ancak yine de ilerleyen günlerde saati defalarca sallamış, koluna takmış  fakat çalıştıramamıştı.
 
Başsağlığı ziyaretlerinin akabindeki günlerde babasına ait hatıra niteliği taşıyan eşyalar kendisi, kardeşleri, annesi ve birkaç akrabası arasında paylaşılmıştı. Ahmet bu saat ile birlikte birkaç parça eşyayı alarak küçük bir kutu içerisine koymuş ve kutuyu sıkıca bantlayarak evin en ücra köşesinde bir yere saklamıştı. Sakladığı bu kutu 15 yıl boyunca hiç açılmamıştı!
Ta ki bu rüyayı gördüğü güne kadar.
 
Seanstan çıktıktan sonra eve gittiğinde ilk işi kutuyu açıp saate bakmak oldu.
Şaşırmıştı! Çünkü bu saat çocukluğunda hatırladığından çok daha küçüktü. Oysa ki  büyük ve heybetli bir saat tasavvuru vardı zihninde…
 
Ahmet’ in çocukluğu babası ile çok da iyi geçmemişti.  Hep bir kavga ve çatışma vardı aralarında. Babası öfkeli ve sert bir adamdı. Şiddet gördüğü anıları vardı.  Babasından o kadar çok korkuyordu ki kafasındaki heyula’ yı saat üzerinden sembolize etmiş ve bu heyulayı bir kutuya kapatarak evin en ücra köşesine sakladığını terapi seanslarında fark etmişti .
Ancak bu rüyadan sonra işler biraz daha karmaşık hale gelmişti. Çünkü “ölü” saatini istiyordu!
 
Seanstan sonra eve gelip kanepeye uzandığında eline aldığı saate bakarken aklına gelen ilk fikir, saati götürüp mezara gömmek oldu. Bu konuda yoğun bir istek vardı içerisinde. Ancak bunun için ilk önce terapistine danışması, ardından da bin  kilometrelik bir yolculuk yaparak babasının mezarının bulunduğu şehre, yani memleketine gitmesi gerekiyordu.

Terapisti saati  gömmek konusunda aceleci davranmaması gerektiğini söylemişti. Ancak bu tavsiye Ahmet’ in terapistine karşı öfkelenmesine neden oluyordu. Seanslarda “adam saatini istiyor götürüp vermeliyim!” şeklinde tepkilerle terapistine çıkışıyordu. Terapisti bir taraftan bunun bir rüya olduğunu vurgulayarak saati gömmemesi için Ahmet’ i gerçekliğe çekmeye çalışıyor, bir taraftan da zihninin neden böyle bir rüyaya ihtiyaç duyduğu konusunda ruhunun derinliklerindeki malzemeyi araştırmaya davet ediyordu.

Terapisti her seansa geldiğinde saati de yanında getirmesini tavsiye etmişti. Seansa girdiğinde elindeki saati sıkarak tutuyor ve öfke ile “Neden bu lanet olası şeyi sahibine teslim etmiyorum, amacın ne senin? Bu boktan saate ne kadar çok anlam yükledin? Bana sıkıntı veriyor  anlamıyor musun?” diyerek terapistine çıkışıyordu.
 
Terapist ise,  “Bu saate anlam yükleyen ben miyim? Yoksa Sen mi?” diye yüzleştirerek Ahmet’ in yüklediği anlamın ne olduğunu bulmaya çalışıyordu.
 
Seansta serbest çağrışım sırasında Ahmet’ in aklına  “Yüzüklerin Efendisi” ve “Tarkan Altın Kılıç” filmleri geldi.  Bu filmlerin ortak özelliği yüzüğe veya kılıca sahip olanın bütün dünyaya hükmedecek bir güce sahip olmasıydı. Ancak bu güç bir taraftan da laneti beraberinde getiriyor, uğursuzluklar ve düşmanlar filmdeki kahramanların peşini bırakmıyordu.
 
İşte tam olarak da buydu Ahmet’ in bilinçdışında saate yüklediği anlam. Hayatının temel döngüsü, terapiye ilk geliş nedeniydi. Ne zaman hayatında bir başarı ve mutluluk yakalasa arkasından kendini baltalayacak bir şey buluyordu. Psikanalizde "kastrasyon" adı verilen bu duruma o kadar çok aşinaydı ki en sevdiği şarkının sözlerinin bile kastrasyonu anlatmasının tesadüf olmadığını yine seanslarda fark etmişti. (Neslihan:  “aman kalbim sakın gülme, ne zaman güldün ertesi ağladın”)
 
İlerleyen seanslarda derinlemesine çalışıldığında Ahmet,  şu anda  hayatında sahip olduğu tüm maddi ve manevi imkanların babasının sahip olduklarından çok daha fazla olmasından dolayı bir suçluluk duygusu hissettiğini idrak etti. Yani babasını geçmişti.  Dahası sahip oldu tüm bu imkanlar ile saat arasında tıpkı yüzüklerin efendisindeki güç sembolü yüzük gibi bir bağlantı vardı. Bu bağlantı sahip olduğu gücün babasının bu saati sayesinde olduğu şeklinde bilinçdışı bir inançtan kaynaklanıyordu. Babasına ait olan bu tılsımlı nesne kendisinde olduğu müddetçe kastrasyonlarının devam edeceğini düşünüyordu. Saati gerçek sahibine, yani babasına teslim ettiğinde hayatında olumsuzlukların ve suçluluk duygusunun geçeceğini düşünüyordu.
 
 Yine bütün bunları düşündüğü bir gün çocukluk fotoğraflarını karıştırırken kendisine ait bir resmi gördüğünde  vurgun yemiş gibi hissetti.  Resimde 3 yaşında, evde çıplak halde dolaşırken ki hali ve kolunda babasının o saati vardı. O güne kadar çokça psikoloji kitabı okuyan Ahmet, “Freud sağ olsaydıöedipal çatışmayı” bu rüyadan daha iyi anlatamazdı” diye geçirdi kafasından!
 
* Yazarın notu: Nesne ilişkileri kuramında ölmüş bir insana ait onu hatırlatan eşyaya Vamık Volkan, “bağlantı nesnesi” adını vermiştir. Bu saat de bir bağlantı nesnesidir. Ancak danışanda yarattığı kastrasyon anksiyetesi açısından bakıldığında bu saate “KASTRASYON NESNESİ”  adını verdim. Literatürde böyle bir kavram bulunmamaktadır. “Yüzüklerin Efendisindeki yüzük, Tarkan filmindeki kılıç ve benzeri yüzlerce film,  hikaye ve masalda işlenilen temalarda hep aynı şey vardır. Nesneye sahip olmanın getirdiği güç ve ardından gelen lanet. Şüphesiz bu tema insanoğlunun kolektif bilinçaltında yer alan bir duygunun yansımasıdır. Bu bağlamda bakıldığında “Kastrasyon Nesnesi” kavramının bu fenomeni açıklayan güzel bir terim olarak literatüre gireceğini ümit ederim. (Mustafa Gödeş)
 
Ahmet’ in kafasındaki bir diğer soru da neden 15 yıl sonra böyle bir rüya gördüğüydü. Aslında bu sorunun cevabı da yine birkaç ay önce gördüğü başka bir rüyada gizliydi. Ahmet uzun zamandan sonra babasını ilk defa rüyasında görmüştü. İşin enteresan tarafı bu ilk rüyada da babasının yüzünü göremiyor, sadece kıyafetlerinden babası olduğunu biliyordu. Daha da enteresan olan şuydu ki bu kıyafetlerin babasının 34 yaşlarında giydiği kıyafetler olduğunu yine albümleri karıştırırken fark etmişti. Şüphesiz ki bu 34 rakamında bir sır gizliydi. Bu sır ise terapisti Mustafa’ nın da şu anda 34 yaşında olmasıydı.
 
 Nesne ilişkileri kuramcıları bu rüyayı “içsel nesne temsillerinin değişmesi” olarak yorumlarlar. Yani Ahmet’ in zihnindeki kötü baba figürü 2 yıllık analizinin sonunda iyi baba figürü ile değişmeye başlamıştı. Buradaki iyi baba terapistiydi. Terapistine karşı geliştirdiği  öfke ve suçluluk aktarımları karşısında terapistinin nötr ve insancıl tavırları zihnindeki örüntülerin değişmesinde önemli katkılar sağlamıştı. Çünkü gerçek babasına karşı asla bu tepkileri göstermez, gösterse de bedelini ağır öderdi. Terapistinin saati hemen gömmemesi konusunda ısrarının bir nedeni de iyi ve kötü nesne temsillerini birlikte entegre edebilme kapasitesi geliştirmesini amaçlamaktı. Saati hemen gömerse iyiyi ve kötüyü bölmüş olacak, bu durum dünyayı ve insanları tek bir kutuptan algılama eğilimine  (bölme mekanizması) katkı sağlayacaktı.
 
Gel gelelim Ahmet’ in içerisindeki saatten kurtulma isteği hala duruyordu. Bütün bunlar konuşulurken Ahmet’ in bir yıl önce seansa getirdiği başka bir konu terapistinin aklına geldi. Ahmet’in “atma hastalığı” adını verdiği bir huyu vardı. Eve ne zaman yeni bir şey alsa muhakkak ki eskisini atma ihtiyacı hissediyor, kullanmadığı hiçbir malzemeyi evde tutmuyor bir an önce ondan kurtuluyordu. Yeni bir gömlek alıp eve geldiğinde gecenin bir yarısı bile olsa eskisini sokağa kadar çıkarıp çöpün kenarına koyuyordu. Hiçbir zaman anlam veremediği bu huyunun bilinçdışı motivasyonu ortaya çıkmaya başlamıştı. Çünkü asıl atmak (kurtulmak) istediği saatti. Ancak bu duygu o kadar derindeydi ki ona ulaşana kadar 15 yıl boyunca pek çok eşyadan kurtulmak zorunda kalmıştı. Son gördüğü saat rüyasından beri artık evde hiçbir şey atmadığını fark ettiğinde insan beyninin muazzamlığı karşısındaki şaşkınlığını gizleyemiyordu.
 
Bir sonraki seansta yine saat üzerinde konuşulurken terapist, duygu odaklı terapide kullanılan çift sandalye tekniğini uygulamaya karar verdi. Danışanın da kabul etmesi üzerine öncelikle karşısına boş bir sandalye koyarak orada babasının oturduğunu hayal etmesini ve bu saat ile ilgili duygularını babasına söylemesini istedi.
 
Danışan: Hiçbir duygu ve düşüncem yok. İçimden bir şey söylemek gelmiyor. Sadece bu saati vermek istiyorum
 
Terapist: İstersen şimdi babanın oturduğu koltuğa geç ve baban ol ve oğlunun yüzüne bak.
(Bir süre beklemeden sonra danışan terapistin yüzüne bakar.)
Oğlunun yüzüne bak. Evet, oğlun saatini geri vermek istiyor. Ne diyeceksin.
 
Babasının rolüne giren ve babasının gözünden kendine bakan Ahmet, belki de 2 yıllık analizi boyunca hiç yaşamadığı bir duygu ve göz yaşı boşalması yaşadı. Ağlaması dindikten sonra babasının rolünden konuşmaya başladı.
 
Danışan (baba rolünde): Oğlum sana karşı çok mahcubum. Seni hiçbir zaman üzmek istemedim. Elimde değildi. Sana hiçbir şey bırakamadım. Bari bu saatim hatıra olarak kalsın ve beni hatırla. Bu saati en çok hak eden sensin. Lütfen beni kırma…
 
Bu şekilde devam eden çift sandalye diyaloğu seansın yarım saat fazla uzamasına neden olsa da epey duygu çıkmıştı.  Seansın sonunda Ahmet,  saati atma isteğinin büyük oranda azaldığını ancak daha henüz karar vermediğini söyledi. Terapisti ise artık bu noktadan sonra kararın kendisinde olduğunu ve istediğini yapabileceğini söyledi.
 
1 Ay sonra Ahmet memleketine gittiğinde mezarlıktan girerken kalbi yerinden çıkacak gibi hissediyordu. Saat cebindeydi ve bir karar verecekti. Bir taraftan saati sahibine teslim etmek istiyor, bir taraftan da babasından kalan en önemli hatırayı kaybetmek istemiyordu. 15 yıldır hiç gelmediği! babasının mezarı başına geldiğinde sanki derin bir kabustan uyanmış gibi oldu. Çok hızlı bir şekilde gerçekliği hissetti. Sanki babasının öldüğünü ilk defa idrak ediyordu. Evet o bir ölüydü ve saatle falan işi olmazdı. Yine de hislerini kontrol etmek için saati cebinden çıkardı ve mezar taşının üzerine koydu. Yaklaşık yarım saat kadar bu manzarayı izledikten sonra bunun çok anlamsız olduğunu düşündü. Saati alıp tekrar cebine koydu ve mezar taşına bir öpücük kondurarak oradan ayrıldı.
 
Bu olaydan sonra Ahmet bir süre daha analizine devam etti.  Terapistine karşı geliştirdiği baba aktarımı bir süre daha çalışıldı. Her ne kadar babası sinirli bir adam olsa da kafasında yarattığı heyula kadar kötü birisi olmadığını fark etti. Artık içerisinde babasıyla ilgili sevgi ve özlem duyguları da vardı. Sanki her ikisinin de ruhu huzura ermişti.
 

Mustafa GÖDEŞ
  Psikoterapist

http://www.psikoterapist.com.tr/makaledetay-109-psikoterapide-ruya-analizi-vaka-ornegi.html


Yorum yapabilmek için üye girişi yapınız veya facebook hesabınız ile yorum yapın.



 1. YKS Hakkındaki Düşüncelerin

Değişiklik olumlu oldu
% 4

Değişiklik iyi ama yeterli değil
% 26

Eski sistem daha iyiydi
% 53

Fikrim yok
% 17

Toplam Tekil Hit: 1755250
Toplam Çoğul Hit: 13130793
Kimler Online ?
13 Ziyaretçi, 0 Üye
En son üyemiz ymeqywyq, Hoşgeldiniz.

Copyright © Turkpdr.com | 2010 | Bu sitede yer alan içerikler kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz ve yayınlanamaz